Create a free blog, web site, photo album, guestbook, earn money, share things with your friends!
Login | Sign Up 

nelliy sitesine hoş geldiniz!

Kadının Adı Var

Kadının adı, Kadın ana unsur

  Yaşadığımız toplumda kadının ne kadar arka planda kaldığı, (ancak ufak kışkırtmalarla ama amacın ne olduğunu bilmeden isyan ettiği  anları saymazsak )son yılların tartışması halini alan "türban" meselesinden anlayabiliriz. Diyanet işleri başkan yardımcısı  Şevki Aydın  yaptığı açıklamada" kadının eğitim konusunda ana unsur olduğu, fakat bunun gözden kaçırılarak, arka planda hatta karanlıkta bırakıldığını" söylemiş.



  Bu yalnızca bizim toplumumuzda değil,  nerdeyse tüm müslüman toplumlarda böyle. Kadın muhafazakar düşünceler baskısı ile yetişen ve yetiştiren olarak kalıyor. Yani eğitimde ana unsur olduğunun bile farkında olmayan toplumları erkek egemen halini almasına izin veren  yine korkak kadınlar var. Ve bunların yetiştirdikleri nesiller eğer erkek ise "kendini egemen" kadın ise "işe yaramaz" sanıyor.Onların zihniyetiyle kadının yeri ve kocasının arkasıdır. Sanırım bu yüzden "kadınlar, başarılı ekeğin yanında değil , arkasında yer" alıyorlar.



  Bazı kadınlar tarafından bu durum  yavaş yavaş değiştirilmeye çalışılsa da,  hala cehalet denizinde boğulan ve karanlıkta kalmakta ısrarlı davranan kesim,  adının kabul edilmemesine destekçi olmaya devam ediyor. Emirlere itaatte kusursuz davrananlar, varlıklarının erkek egemenliği altında kaybolmasına izin veriyorlar. Kapanıyorlar! ama kendileri için değil, karşı cinsi tahrik etmemek için, susuyorlar, çalışmıyorlar ama kendileri için değil, koca ve çocuk bakımı için, doğuruyorlar! ama kendileri için değil, kocalarının soyu için.Yani baştan sona başkaları için yaşayanlar sonunda onlar tarafından yok edilmeye mahkum olabilirler.



  Kadınlar, artık varlıklarının yaşamın  içinde en büyük unsur olduğunu kabul etmek zorundalar. Çünkü kendilerini  karanlıkta bıraktıkları  takdirde "iyi ve gelişmiş toplumlar" olmayacaktır.



Sevgiyle kalın



Date: 10 June 2008, Tuesday Comments (4) | Add Comment | More





Canavar İstanbul

Canavar İstanbul, büyük şehir

 Doğduğumdan beri büyük  şehirde İstanbul'da yaşıyorum. Her karışını,  her karesini,  her mahallesini sevdiğim şehir, yavaş yavaş büyüsünü kaybetmeye başladı. Belki güzelliği hala yerinde ama ruhu yok. Ruhunu da;  çocuk cıvıltılarının olduğu, bir zamanlar çingillerle mis gibi yoğurtların satıldığı, pamuk şekercilerin dolaştığı, leblebi tozlarının bulunduğu bakkalları olan mahalleler ile kaybetti. İstanbul, kendi ruhuyla birlikte,  içinde yaşadığı insanları kemirmeye hatta yok etmeye başladı. Orta halli insanları adeta yedi bitirdi, geriye kalanları ise göçe zorladı.


Çocukların oynadıkları  yerleri binalar, siteler, bakkalların yerini dev hipermarketler aldı. Kıyısında kumdan kaleler yaptığımız, denize girdiğimiz sahilleri, pislik ve koli basili doldu. İnşaat şirketleri ağaçları katlederek yaptıkları sitelerde yapay doğa pazarlar oldu. Yaşam şartları, gasp, hırsızlık, kapkaç,cinayetler, dolandırıcılık, işsizlik büyük şehir sevdasını bitirdi. Büyük umutlarla gelinen şehirler, doğdukları yerlere dönmek isteyen insanlarla doldu. Tercihler değişti. İyi yaşam sevdası, huzurlu güvenli ve kolay yaşam umuduna dönüştü.


 DPT yaptığı araştırmayla, artık küçük şehirlerden değil, büyük şehirlerden küçük yerleşim birimlerine göçün arttığını açıklamış. Artık iyi bir yaşam denilince akla; lüks evler, şan. şöhret, arabalar vs. gelmiyor. İnsanlar güvenli, huzurlu ve kolay yaşam şartları peşinde. Bu da onları büyük şehirlerden uzaklaştırıp,  doğdukları yerlere göç etmelerine sebep oluyor.


 Yani  artık büyük şehirlerden geriye  "altın " kalmadı. Her yer taş ve bina oldu. İçinde kendi gibi ruhsuz, ancak paralı insanların  yaşayabileceği, kozmopolit bir yer halini aldı.  



Date: 09 June 2008, Monday Comments (10) | Add Comment | More


MutluOlmak Zor mu?

mutluluk, gülümse mutlu ol

   Mutluluk nedir? Zenginlik mi? Para mı? Lüks yaşam mı? Herkesin mutluluk anlayışı farklı olsa da, genelde rahat bir yaşam istenir. Bir insana aniden,  beklemediği bir anda "mutlu musun?" diye sorarsanız,  ne cevap verir? Bu günün hangi saatine rast geldiğine bağlıdır bence, çünkü sabah erken saatlerde,  yollarda koşuşturup duran insanları çevirip "mutlu musun?" diye sormak ters bakışlara maruz kalma sebebi olabilir.”dalga mı geçiyorsunuz?” cevabını almanız ise olası.



 



   Peki mutsuz olmak için nedenleri nedir?




          Bu trafikte mutlu mu olunur?





  • Her gün aynı koşuşturmada  mutlu mu olmalıyım?


  • Kuş kadar maaşa bu saatte yollara çıkıyorum, ne mutluluğu?


       Gibi benzeri cevaplar almanız mümkün. Peki öğlen saatini deneyelim. Yani çalışan insanların yemek saatini;







  • Bu parayla karnım zor doyuyor baksanıza


  • İki arada bir derede yemeğe kaçtım


  • Bilmiyorum zamanım yok inanın


  • Hava çok sıcak, çok soğuk, her yer kalabalık vs.


  Akşam saati daha mı umutsuz dersiniz? Duraklar tıklım tıklım,  Gelmeyen geç gelen araçlar, fazla kalınmış mesai saatleri, trafik vs. vs.



  Kısacası günün her saatinde mutsuz olabilmek için bahanemiz çoktur. Yani hiç kimse sabah uyanabildiği için, trafikte itiş tıkış bile olsa gidebileceği bir işi olduğu için, öğlen bir simit dahi olsa yiyebildiği için , akşam dönebilecek bir yuvaya sahip olduğu için şükretmez. Bulunduğu ortamda yaşadığı için mutlu olmaz.



  Oysaki aslında  mutlu olduğumuzu anlamak için onu kaybetmek mi gerekir? Yaşadığımız ufak mutlu saniyelerin, ileriki yaşantımızda hatırlayacağımız tatlı anıların temeli olacağını unutmamamız gerekiyor.




   Elbette dışarıdan” elindeki ile yetinmesini bil,  anı yaşa, küçük mutlulukların farkına var” cümleleri sinir bozucu gelse de bunu denemeden bilemeyiz. Yanımızdaki, çevremizdeki insanı sevdiğimizi onu kaybetmeden anlamayız. Sabah uyanabiliyorsak, nefes alıyorsak, iki elimiz ve ayağımız tutuyorsa, (belki bir villada oturmuyor olabiliriz) ama başımızı sokacak bir eve sahip isek, her gün gidebildiğimiz işimiz varsa, sağlıklıysak mutlu olmamamız için bir sebep yaratmamalıyız. Bunlar yaşamın parçasıdır. Yaşam, kötü yada iyi an’ları barındırır. Önemli olan kötü yanlarını yaşarken bile iyi an’ları düşünüp mutlu olmaktır.



  Araştırmalar aslında mutlu olduğumuz için gülümsemediğimizi, gülümsediğimiz için mutlu olduğumuzu gösteriyor. Yani beyin ancak gülümsersek endorfin hormonu salgılıyor ve ancak o zaman mutlu olabiliyoruz.



   Merhum Sakıp Sabancı bir röportajında: "Koskoca bir araba fabrikasının olduğu halde  oğlunun asla arabaya binemeyeceği" gerçeğinden bahsetmişti. Yani bazen mutluluk getirir diye düşündüğümüz sebepler aslında mutluluğun yanından bile geçmeyebilir.




   Size bizzat denediğim bir önerimi yazmak istiyorum:  Her ne ruh halinde olursanız olun, her  sabah  yüzünüzü yıkarken kendinize gülümseyin. Evet doğru okudunuz! Gülümseyin! Bu öneri delice yada saçma gelse de insanın kendi kendine gülümsemesi komik olduğundan,  gülmeye devam edeceğinizi göreceksiniz. Devamında,  önce kendinize gülümserseniz başkasına da gülümseyebilirsiniz. Kalktığında çok nalet olan “afyonu patlamayan” insanlar vardır. Aranızda bu özelliklere sahip  olan varsa denemesini istiyorum. Diğer bir tavsiye çok sinirlendiğinizde yada üzüldüğünüzde mutlaka yüzünüzü yıkayın, bulunduğunuz ortamı değiştirin faydasını göreceksiniz. Mutlu olmayı ihmal etmeyin, çünkü  mutluluk içimizde saklı …



 



Anlayana...
İnsanoğlu mutluluğu hep hor kullanıyormuş.
Hep şikayetçi hep bıkkınmış...
Bir gün melekler mutluluğu saklamaya karar vermişler.
'' Saklayalım, zor bulsunlar .Zor buldukları için belki kıymetini bilirler '' diyerek başlamışlar tartışmaya. Sorun büyükmüş. Mutluluğu saklamak kolay değilmiş çünkü. Kimisi ''Everest'in tepesine saklayalım'' demiş, kimisi
''Atlas Okyanusu'nun dibine'' demiş.
Taç Mahal'in kubbesi, Mekke sokakları, İtalyan sofrası, bir
hastanenin yeni doğan odası, dondurma külahı, şarap şişesi, sigara paketi,l ale bahçesi...



Pek çok yer düşünmüşler,  ama hiçbiri yeterince zor gelmemiş...
Derken; meleklerden biri ''İÇLERİNE SAKLAYALIM '' demiş.
'' Kimsenin aklına gelmez içine bakmak''

İşte o gün bugündür,  mutluluk insanın kendi içinde saklıymış.
Hiçbir mutluluk kolay gelmiyor.  Emekte ve insanın içinde saklı mutluluk. Ne başkasının ekmeğinde , ne başkasının evinde, ne de başka bir şeyde...

Bu yüzden gözünüz hep içeride olsun
Siz dışını boş verin , içinize bakın...


Ne dersiniz???



 




Hepinize mutlu günler




 



Date: 04 June 2008, Wednesday Comments (1) | Add Comment | More


Çağdaş mıyız? Değil miyiz?

çağdaşlık, çağdaş Türkiye

  Bu hafta sonu gazetelerin birinde güzel bir röportaj okudum. İçeriği ; genç güzel bir kadının fiziki değişikliğinden bahsediyordu, fiziki diyorum çünkü o düşüncelerinin bu yeni imajından etkilenmediğini anlatmıştı.



 



 Kim di bu genç ve güzel kadın? Ali Müfit Gürtuna’ nın eşi Reyhan Gürtuna. Yaşamında değil,  ama imajında değişiklik yapmış. Örtülü olan saçlarını tam 30 yıl kapandıktan sonra açmıştı. Açılma sebebi olarak etiket sorununu göstermişti. Sizce nedir bu etiket?



 



 Türban, ülkemizin son yıllarda içine düştüğü kaos halini alan bir simge. İnsanları ayırmayı sınıflandırmayı, birbirine düşürmeyi, ülkeyi karıştırmayı addetmiş kişilerin kullandığı bir koz. Oysaki fiziksel özellikler,  her daim değişkenlik gösterebilir. Yani saçınızı , kaşınızı, gözünüzü değiştirebilir, açıkken kapalı, kapalıyken açık olamaya karar verebilirsiniz.



 



  Burada dikkatini çekmek istediğim kısım, fiziksel imaj değişebilir, ruh ve düşünce açıklığı kolay kolay değişmez. Kimse gerçekte var olan düşüncemizi ruhumuzu değiştiremez. Yani kocamız,  babamız saçımızı kapatabilir,  ama fikirlerimiz asla. Kadınları kapanmaya zorlayan unsurlar;  siyasi  bir simge yada herhangi  bir çıkar olmadığı sürece fikirlerimizin özgürlüğünü kısıtlayamaz.



 



  Tarihe dikkat edersek; ülkedeki idareyi sağlamak amacında olanlar, dönem dönem(bu avrupa ülkeleri içinde geçerli)insanların dini duyguları ile oynayarak yada onları kışkırtarak çoğunluğu elde etme çabasına girmişlerdir. Oysaki herkesin din konusundaki düşünceleri farklıdır. Önemli olan kişinin kendisine ve çevresine zarar verecek noktalara gelmemiş olmasıdır. Farkında olduğumuz üzere son yıllarda bu durum söz konusudur. Kurunun yanında yaş misali; dini bir gerçekliği yaşayanlar, sözde dinciler yüzünden bir taraf halini almıştır.



 



 Saçlarını;  ruhları, düşünceleri ve çağdaşlık anlayışları ile  birlikte örtenler, çağdaş yaşama ayak uydurmayı günah sayan kişiler halini almış durumda. Ama biz türban olayını çoktan aştık ve kara çarşaf dönemine geldik. Artık nerdeyse hemen her yerde  kara çarşaflı,  erkeğinin arkasında yürüyen kadınlara rastlamak mümkün. Neden? Ne oldu birden bire devrimler unutuldu?



 



  Atatürk ilke ve inkılaplarını tanımayanlar, ülkesini satan insanların yolundan gidip, ülkenin gerçek kahramanlarını hiçe sayanlar, devrimleri  kabul etmeyip karalara büründüler. Bazen burası Arap ülkesi mi diye yanılgıya düşebiliyorum.



 



 



  Konu nereden nerelere geldi. Oysa ki baş örtüsü; dini vecibeden çıkıp,  etiket hali aldığı için fiziksel imajında değişiklik yapan bir kadının,  fikirlerini anlatacaktım.Uzun lafın kısası, eğitim seviyesi çağ ilerlese de değişmeyen sorunumuz olarak kalmaya devam ediyor. Bir yanda iki karışlık amerikan bezinin düşünce örtüsü olmadığını savunan bir kadın, diğer yanda şort giydiği için dayak yiyen kürek  milli takımının erkek  sporcuları.



 



  Zaman ilerlese de  ve  pek çok ülke nerdeyse dünya dışındaki gezegenlerde hayat aramaya başlasa da,  biz daha fiziksel görünümümüz konusunda ikilemler yaşamaya, dış görünüşle fikirleri bağdaştırmaya devam edeceğiz gibi görünüyor.



 



  Bu da sanırım bizim  hala demokrasi sorununu çözemememizden kaynaklanıyor.. Sorun  açık yada kapalı olmak değil. Sorunumuz çarşafa dolanan fikirlerimiz.  Ne zaman insanlar arasında taraf oluşturmayı bırakıp, dışarıdan gelen güçlerin kışkırtmalarına,  bizi bölmelerine aldırış etmeksizin,  kişilerin haklarına saygılı olmayı öğrene bilirse,  o zaman çağdaş bir toplum olmayı başarabileceğiz sanırım.



Date: 02 June 2008, Monday Comments (5) | Add Comment | More


Siz Hangi Gruptansınız?

insan grupları, zeki misiniz?, aptal mı?, haydut mu?, saf mı?



 



Araştırmacılar yine biz insanları gruplara ayırmış. Sanki kendileri insan değilmiş gibiJ   Aslında grup kelimesi eğer; ortaklaşa faydalı bir iş yapılmıyorsa, bana hep itici gelmiştir. İlkokulda bile gruplar kurulur ve birbiri ile yarıştırılırdı. Bizde ayrılan diğer grupları geçmek için canla başla çalışırdık. Amaç; öğrenmekten çok,  yarış kazanmak fikrine dönüşürdü. Öğretmenlerin hatası yok!  müfredat böyle, bir arada çalışıp kaynaşarak, paylaşarak öğretme amacındaydılar besbelli.



 



  Her neyse grup deyince birden aklıma geldi işte. Konu insanların zekalarına yada duygularına göre sınıflandırılmış olması. Bakın nasıl ayırmışlar:



 



  Zekiler; çalışkan,  işini muntazam yapan insanlar. Aynı zamanda hem kendine,  hem ülkesine yarar sağlayanlar. (Bence tam tersi de olabiliyor. Yani; zeki olup ta aklı hep kötü fikirlere çalışanlar, kim olduklarını umarım anlamışsınızdır )



 



  Saflar; başkası için çalışan, yaptığı her harekette ve davranışta kendisi kaybederken, başkasını kazandıranlar. (Ah bu akıllı geçinen saflar başımıza ne geliyorsa onlardan değil mi zaten ?)



 



  Haydutlar; hep kendisi kazanır, başkasının kazanmasına imkan ve ihtimal vermez. İki kuruş bile olsa kazanmak için,  karşısındakini yada ülkesini milyarlarca zarara sokmaktan kaçınmaz.(Of bizde bundan da çok var. Tabi yarası olan gocunsun)



 



  Aptallar; bu gruptakinin ne kendine, ne ülkesine hayrı yoktur. Konuşmaya değer bir davranışta bulunmazlar. Daima silik bir karakter olarak yaşama devam ederler.



 



  İnsanları gruplara yada sınıflara ayırmak hiç hoş görünmese de,  maalesef toplum zaten kendiliğinden ayrılmış durumda, yalnız gruplar o kadar karışık bir hal almış ki,  nereye? Hangi gruba? Dahil olduğumuzu bulmak ne mümkün.  (zira zeki insanlardan  bile haydut çıkabiliyor. )



 



  Bir yazar “kalkınmış ülkelerde haydut ve aptalların etkisi azdır, eğer ülkede haydut ve aptalların etkisi yoğunsa, ülkenin geleceği yoktur “ demiş. Bizim geleceğimiz var mıdır? Yani bu kadar haydutumuz varken;  ve genelde”iyiyi takdir edip,  kötüyü seçerken ”gelecek için durumumuz ne olabilir? Şimdi gelinde bir grup seçin bakalım.



 





Date: 30 May 2008, Friday Comments (3) | Add Comment | More


"Üç Maymun'la" Ödül Bizim

üç maymun, cannes ödülü

 Nuri Bilge Ceylan, ”Üç Maymun” filmi, ile aldığı en iyi yönetmen ödülü ile bizi yine gururlandırdı. Türklerin başarısı pek çok konuda olduğu gibi sinemada da bir kez daha  kanıtlanmış oldu. Ayrıca aldığı ödülü ülkesine ithaf etmesi de diğer bir gurur kaynağımız olmuştur.



 



 Konuyla alakası yok diyebilirsiniz. Ama aslında üç maymun denilince; nedense elimde olmadan ülkem aklıma geliyor. Ve biz bu ödülü milletçe  zaten çoktan hak etmiştik. Neden derseniz? Öncelikle size üç maymunun hikayesini anlatmak istiyorum:



 



 Biri gözlerini, biri kulaklarını , diğeri de ağzını elleriyle kapamış “üç maymun” figürü ile her yerde karşılaşıyoruz. Ve halk arasında “Üç maymunu oynamak” deyimi; kişinin olaylara karışmak istememesi anlamında kullanılıyor. Japon kökenli bu figürdeki maymunların isimleri, Mizaru, Kikazaru ve Iwazaru, Japonca'da sırasıyla (şeytanı) görmemek, işitmemek ve konuşmamak anlamına geliyor.

 Aslında bu isimlerde, Japonca'daki bir kelime oyunu vardır. Japonca 'saru' hem maymun anlamına gelen bir isim, hem de arkasından geldiği kelimeye olumsuz anlam veren bir ek’tir. Farklı anlamlarına rağmen, aynı şekilde telaffuz ediliyorlar ve bir kelime ile birleştiklerinde “sasu”, ”zaru'ya” dönüşüyor.



 



 Böylelikle  Mizaru, hem gören maymun, hem de görmemek anlamına geliyor. Japonya Nikku'da, üç maymun figürünün bulunduğu yeri gezdiren rehberler ise;  tapınaklardaki rahiplerin, bir başka hikayeleri olduğunu söylüyorlar. Bu hikayenin üç maymun figürüne uyan en iyi hikaye olduğunu savunuyorlar.

  Çok eski zamanlarda bir dağın bir yamacında iyi ve akıllı bir maymun kral, diğer yamacında da şeytan yaşarmış. Kralın çok yaşlı ama çok da akıllı üç danışman maymunu varmış. İnançlarına göre; öbür yamaçta yaşayan şeytanı gören ve sesini duyanlar, sonsuza kadar lanetlenip taş kesilir, maymun krallığı da felakete uğrarmış.

  Bu üç danışman maymun, bir gün kralları için tepede nadide çiçekler ararlarken, çalıların arasında bir hışırtı duymuşlar. Merakla çalıları aralayıp baktıklarında şeytanla yüz yüze gelmişler. Şeytan çirkin sesiyle çığlıklar atmaya başlamış. Maymunlardan birincisi görmemek için gözlerini kapamış, ama şeytanın sesini duymuş. İkincisi kulaklarını kapamış, ama o da şeytanı görmüş. Üçüncüsü ise hiçbir şey yapamamış, şeytanı hem görmüş, hem de sesini işitmiş, ve bu ölümcül sırdan kimseye bahsetmemek için hemen ağzını kapamış.

  Kalplerinin taşlaşacağını bilerek, ormanda dalları yere değen bir söğüt ağacının altına gizlenmişler. Orada korkudan titreyerek, saatlerce hareketsiz kalmışlar. Gece yarısı bu sırrı kimseye söylemeyeceklerine, krallarını ve halklarını tehlikeye atmamak için, ellerini kapattıkları yerlerden çekmeyeceklerine dair birbirlerine söz vermişler. O günden sonra insanlar ne zaman gözlerini, kulaklarını ve ağzını kapatmış “üç maymun” görseler anlamışlar ki; onlar şeytanı görmüş ve duymuşlardır ama toplumun çıkarları uğruna bunu bir sır olarak saklamaktadırlar.



 



  Biz de milletçe, zaman zaman üç maymunu oynamayı pek severiz. Zira tarih kitaplarına bakarsak; üç maymunu oynayan nice insanlara rastlamamız mümkün. Acaba seçimlerden bu yana yaptığımız,  hikayedeki gibi kendimizi ve çevremizi korumaktan mı ? Yoksa “görmemek” “duymamak” “konuşmamak” daha mı çok işimize geliyor, orası tartışılır.



 



  Ben iyimser düşünüp,korumak ve gözetmek olarak düşünmek istiyorum. Ama  gerçekler: üç maymunu oynayarak, duyarsız kalan insanlar yüzünden, yaşadıklarımızın bu kez hepimize pahalıya mal olduğunu gösteriyor. Zira hükümet değişene ve gerçekten milletini düşünen bir vatan evladı gelene dek, bedel ödemeye devam edeceğiz gibi görünüyor. İşte bu yüzden batmak ve batırmak adına, biz “üç maymun” ödülünü çoktan  hak etmedik mi ne dersiniz?



 



 



 



Date: 27 May 2008, Tuesday Comments (4) | Add Comment | More


Kaçan Kovalanır...

Aşkın acı başlayanı olur mu? Her aşk kendi güzelliği ile girer hayatımıza güzel çirkin zayıf şişman dinlemez. Bir yaz esintisinde yada  bir kış gecesinde hiç anlayamadan,  teslim oluverirsiniz. Hayatınız anlam kazanır. Yeşili daha bir sever, maviden daha bir zevk alırsınız. Hiç duymadığınız kuş sesleri bile kulaklarınızdan eksik olmaz.


  Ama en şehvetli en tutkulu aşk bile kaç yıl diyemeyeceğim; kaç ay hatta kimi zaman kaç hafta sürer ki ? Taraflardan biri ilgiden sıkılınca, yada çevresinde konabileceği başka dallar bulunca,  uçup gitmek istemez mi? O zaman yıkılırsınız. Bittiğiniz an o an gibi gelir.


 


  Kimi toparlanamaz günlerce, bazen aylarca, ağlama krizlerine girer. Aslında gidene değil gittiğine de değil.Elinden kaçırdığına yanar. Gidenler geride döner kimi zaman, gittiği yerde  umduğunu bulamazsa eğer, ama eski değeri olmaz aşığında. Ulaşılmıştır çünkü ve  geri gelmiştir.  


    


  Seven, aşığını sahiplenme duygusu ile sarıp sarmalar. İstemez terk edilsin, ama bilmez ki kaçanın değeri, kalandan daha fazla olur her zaman. Aslında bazen bize uygun olmayan aşkları bile  isteriz ısrarla. Acı vereceğini bile bile hatta. Neden? Çünkü ulaşılmaz olması, bizi zorlaması, hoşumuza gider , biz anlayamasak ta.


      


  Ne garip bir işkencedir değil mi? Aşk budur işte. Kimisi de akıllı davranır umursamaz!


İşte yarım kalan aşk, bundan sonra başlar. Aşk, yerinde durmayı sevmez, monotonluktan hoşlanmaz. Aşk kaçmalıdır, aşık da kovalamalı. Aşk, gerçek sevene bakmaz, hiç kimseye acımaz. Sevilmek için kaçmayı gerektirir. Gitmek kolaydır aslında , sevmek ise zor. Ama güzel olan,  zor olan  değil midir aslında ?


     


  En güzel aşklar , en kara sevdalar, bu tutkulu koşuşturmada geçer. Kaçan aşık,  kıymetli olur nedense. Peki kıymetli olabilmek için ille de gitmek mi gerekir? Sevdiğini anlamak , anlatmak bu kadar zor mu olmalıdır? Bazen evet, her şeyi olduğu gibi yerinde ve kararında bırakıp gidebilecek cesareti bulan, aşığını geri kazanır. Yalnızca aşk için midir bu gerçek? Elbette hayır. Dünyanın kanunu değil midir? Kaçanı Kovalamak


                                                                                                          Nelliy İzbudak



Date: 26 May 2008, Monday Comments (6) | Add Comment | More


YAŞAM KOÇU ARANIYOR!

yaşam koçu aranıyor, ülke şartları için yaşam koçu

    Dilimizde “koç” aslında “coach”kelimesi, ilk olarak İngilizlerde 1500’lü yıllarda ortaya çıkmış. Koç kelimesi bir grup insanı, bir yerden bir diğerine özel bir taşıma aracıyla transfer yapılma işlemi için kullanılmaktaymış. 1850’li yıllarda ise koçluk kelimesi İngiliz Üniversitelerinde öğrencilerin, sınavlarına yardımcı olan bir çeşit özel öğretmenler için kullanılmaya başlanmış. Pasif koçluklar yani aslında mentör ya da danışmanlık anlamında yapılan koçluklar 1930 ve 1940lı yıllarda da devam etmiş.



    Dünyada hızla yayılan ve bu hizmetten yararlanan kişilere çok önemli ilerlemeler kaydettiren Yaşam Koçluğu hizmetinin tam olarak ne olduğu konusu Türkiye’de henüz anlaşılamamıştır.



     İş yaşamında,  yada gelir düzeyi  yani yaşam şartları,  daha iyi olan insanlar tarafından tercih edilen yaşam koçları neler yapar?





  • Daha iyi hedefler belirleyebilmek

  • Hedeflere daha hızlı ulaşabilmek

  • Finansal anlamda çok daha başarılı olabilmek

  • Hayatı, en iyi ve en güzel şekilde yaşamak

  • Kesin değişimler yapabilmek

  • Profesyonel anlamda öne çıkmak

  • Daha iyi bir yönetici, sanatçı, direktör yada iş adamı olmak

  • Hayal edilen sağlık standartlarına ulaşmak

  • Daha doğru, etkili ve iyi kararlar alabilmek

  • Hayatı sadeleştirmek ve daha etkili kılmak

  • Stresi azaltmak ve toleransı dengede tutmak vs.


 



Evet şimdilerde, pek çoğu üst düzeylerde yaşayan insanlar, yaşam koçları peşinde koşarak, hayatlarına kendi veremedikleri düzeni başkaları tarafından verilmesini istiyorlar. Bende yaşam koçum olsun istiyorum. Türkiye şartlarında;



·        Okuldan mezun olduktan sonra,  iş bulmama yardım edecek



·        Zor da olsa iş bulduktan sonra, bu hayat şartları altında geçim sıkıntısını düşünmeden kariyer yaptırabilecek.



·        Karnımızın zor doyduğu bir ülkede, en az üç çocuk yapın! teşvikinde bulunan bir başkanı,  anlamama yardımcı olabilecek



·        Asgari ücretle, minimum 600 YTL olan kirayı ödeme yolları gösterecek



·        Açlık sınırının 694 YTL , ama asgari ücretin 435 YTL olduğu ekonomide geçimi sağlayacak fikirleri olabilecek



·        Trafik canavarları, kapkaççılar, gaspçılarla yaşamı dengede tutmayı öğretecek.



·        Bu yaşam şartları altında ikili ilişkilerin mükemmel olması konusunda yön verecek.



·        Ve her şeyden çok siyasileri anlamaya yardımcı olacak



                   



          YAŞAM KOÇU ARANIYOR



 










 

 
 
 
 

 

 



Date: 22 May 2008, Thursday Comments (5) | Add Comment | More


Hoşgörüsüz Yaşam

hoşgörümü kaybettim, hoşgörü zor mu?

      Nedir bu insanları bu kadar acımasız duyarsız hale getiren? Yaşam şartları mı? Hava mı? Su mu? Ne? İlkel zamanlarda birbirini anlamayı henüz keşfedememiş, ilk insanlardan ne farkımız var ki? Daha birbirimizi, karşılıklı isteklerimizi anlayamamışken gelişmiş bir ülke olsak ne olur?



      Kim için ne için gelişeceğiz? Bir arada yaşayamayan hep “ben” merkezli insanlar için mi? Bu konuya nasıl girdiğimi düşünebilirsiniz? Medya, basın hangisine bakarsanız bakın hep kötü haberler var. Şehitler, kapkaçlar, namus cinayetleri, dolandırıcılık, savaş, siyasi kargaşa vs. hatta vurdum duymazlık ve hoşgörüsüzlüğü minicik bedenlere uygulayabilecek durumlara gelen insanlara kadar var. Hoşgörü anlayış bu kadar zor mu?



     Hoşgörüsüzlük denen şey, eğitimli yada eğitimsiz herkes de olabiliyor. Ben, bunu önce insanın kendisi ile barışık olmamasına bağlıyorum. İnsan önce kendini sevmeli saygı duymalı ki başkalarına gösterebilsin.



     Suç işleyen insanlara bakarsak, kendisiyle barışık olmayanların, hatta çocukluğunda sevgisiz büyüyenlerin çoğunlukta olduğunu görebiliriz. Hoşgörü ve anlayış, sağlıklı bir  bedenin gösterdiği tepkidir. Bence hayatın özüdür, insan ilişkilerinde bir temeldir. Yaşanan bir çok kargaşanın yani evde, okulda, işte, trafikte, sokakta insan neslinin bulunduğu her yerde eğer hoşgörü yoksa  kavga, tartışma, güvensizlik ve olumsuz olabilecek bir çok davranışı görmek mümkündür.



      Hoşgörüsüzlük, artık içimize aramıza o kadar yerleşmiş ki, dizlerimizde, filmlerimizde hatta minicik çocuklara sunulan çizgi filmlerimize bile konu olmaktan çıkamıyor. Nerdeyse fener ışığından bile yangınlar çıkaracak hale geldik. Herkes her an patlamaya hazır bomba misali dolaşır oldu. Kimse kimseye anlayışlı olmak istemiyor. Neden peki? Huzursuz bir ortamda yaşamak hoşgörü göstermekten daha mı kolay? Toplumda hoşgörü yemek içmek nefes almak kadar önemlidir. Hoşgörüyü davranışa dönüştürmenin yolu, hoşgörünün yayılmasına,insanın sevgi dolu olmasına, kendine ve çevresine saygı duymasına bağlıdır. Hoşgörü bir davranış biçimi haline getirilmelidir.



       Düşünün bir kere bu sabah nasıl kalktınız?  En son aynada kendinize ne zaman gülümsediniz? Ne zaman trafikte arkanızdan korna çalan yada sizi ısrarla sollayana yol verdiniz?Yada ağzınızın içinde mırıldanmadınız? Sabah sabah bile olsa, tüm mahmurluğa rağmen, herkese günaydın, merhaba dediniz? Ne zaman patronunuza sinirlenme diniz? Yada patronsanız alt kademenizde çalışan insanların hatalarını affettiniz?Bir çocuğun başını en son ne zaman okşadınız? Asansöre yetişen son iki kişiden biri olup diğerine yol verdiniz?



      Bunları okurken yaşam şartları zor? Ev geçindirmek çocuk büyütmek, patron dırdırı çekmek, hırslı kendini düşünen insanlarla uğraşmak çok zor ve bu durumda hoşgörüde neymiş diyebilirsiniz. Ama bir kere deneyin karşınızdakini dinlemeyi ama sonuna kadar, hatalı bile olsa onu affetmeyi, incir çekirdeğini doldurmayacak sebepler yüzünden insanları kırmamayı sakin olmayı ve göreceksiniz ki kuş kadar hafifsiniz.



       Hoşgörünün en güzel örneklerini Mevlana Hazretlerinde okumak mümkündür.O” Ben insanların ayıplarını gören gözlerimi kör ettim, sende onlara benim gibi iyi gözle bak” der.Bu konuda Hacı Bektaşi Veli ,Yunus Emre ve Karaca Sultan da çalışmalar yapmış ve yıllar boyu insanları hoşgörülü olmaya davet etmiştir. Yazımı yine onlardan birinin öğütleri ile bitirmek istiyorum.



Yıktığın varsa yapacaksın



Ağlattığın varsa güldüreceksin.



Döktüğün varsa dolduracaksın



Çıplakları giydirecek, açları doyuracak, az halkı çok edeceksin, ve en önemlisi



Eline, beline, diline hakim olacaksın. Hoşgörülü olacaksın.



 



T.Nelliy İzbudak



Date: 21 May 2008, Wednesday Comments (4) | Add Comment | More


Zamanda Kaybolmak

kaybetmek, zamandaki kayıplar

  Kaybetmek, to lose, verlieren, perdre, kelimeler her dilde farklı yazılsa da   anlam bakımından aynılar. Neden kaybetmeden anlaşılmaz hiçbir değer? Hepimiz bir şeyler kaybetmişizdir hayatımızda,” kaybetmek” kelimesi her anlamda kulağa hoş gelmez. Bir eşyayı kaybetmek, bir kolyeyi, bir kağıt parçasını, bir kitabı, saati, parayı, evi vs. değeri ne olursa olsun kaybetmeyi istemeyiz. Aklımız hep takılıp kalır değil mi?





   Kimi zaman bir sınavda, kimi zaman iş hayatında, bir sporcunun mağlubiyetinde çıkar karşımıza kaybetmek. Daha çok çalışmak, çabalamak gerektiğini daha çok özveri istendiğini o ana kadar anlamayız oysa.





   Kaybetmek, ancak umutlarla, hayallerle yok olduğunda önem taşımaz mı? Fiziksel kayıplarımız vardır. Kimilerimizin zaman içerisinde umursamadığımız, ama yokluğunda fark edilen kayıplar. Hangimiz bedenimizdeki bir organı kaybetmeden kıymetini anlarız? İki elimiz ,iki ayağımız olduğuna her gün şükür eder miyiz? “Kulağım duyuyor, iki gözüm var görüyorum” der misiniz? Demeyiz maalesef. Hatta kimi zaman onları beğenmeyiz. Değiştirmek isteriz. Koku alabilmek, duymak, görmek şeklinin yanında önemsiz kalır. Ancak herhangi bir organımız hastalanınca yada eksilince kıymeti anlaşılır. Böyle bir şeydir fiziksel kayıplar.





  Ya ruhumuzu etkileyen, bizi derinden yaralayan kayıplar? Canımız ,ciğerimiz, yakınımız anamız, babamız, arkadaşımız,eşimiz, dostumuz, bir tatlı sözü bir gülümsemeyi eksik ettiğimiz, tanıdık yada tanımadıklarımız, incir çekirdeğini doldurmayan sebeplerle tartıştığımız, yalanlarla ,aldatmacalarla kaybettiklerimiz.





   Gidenin yerini zaman doldurur belki, yada öyle sanılır. Ama aslında zaman yalnızca ömür doldurur. Gidenin yeri hep boş , hep eksik kalır. Boşuna demezler.”Gelen gideni aratır”diye. Arkalarından döktüğümüz gözyaşları kimi zaman kurur. Ama izi hep kalır.





   Zamanda bir kayıptır. Tıpkı suyun aktığı gibi hiç anlamadan, hiç haber vermeden sessizce akıp gider. Hiç geçmediğini hissettiğimiz anlarda bile saatin tik tak ları aleyhimize doğru döner. Kaybetmek, ister fiziksel, ister ruhsal olsun her zaman derin yaralar bırakır. Belki maddi kayıplar zaman içerisinde unutulur gider önemsenmez. Ama manevi kayıplar bizi derinden etkiler.





  Bu gün bir kez daha düşünelim çevremizi, onların bir gün yok olacaklarını, hala sevdiğimizi söyleyemediğimiz insanlar varsa arayalım, mutlu edelim kendimizi ve onları, sığdıralım zamana yapmak isteyip te yapamadıklarımızı, trenin arkasından el sallamak yerine içinde olalım. Belki yarınımız yoktur. Belki de yarınımızda sevdiklerimiz yoktur kim bilir? Sevgiyle kalın…





 



Date: 20 May 2008, Tuesday Comments (3) | Add Comment | More



Sponsor